ATATÜRK''''ün Hayatı

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik''''te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi''''ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım''''dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın''''dan Makedonya''''ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım''''la evlendi. Atatürk''''ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi''''nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi''''ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği''''nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik''''e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi''''ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye''''ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi''''sini bitirip, İstanbul''''da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi''''ne devam etti. 11 Ocak 1905''''te yüzbaşı rütbesiyle Akademi''''yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam''''da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907''''de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır''''a III. Ordu''''ya atandı. 19 Nisan 1909''''da İstanbul''''a giren Hareket Ordusu''''nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa''''ya gönderildi. Picardie Manevraları''''na katıldı. 1911 yılında İstanbul''''da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp''''a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911''''de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912''''de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912''''de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır''''daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne''''nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915''''te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ''''da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı''''nda, Mustafa Kemal Çanakkale''''de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915''''te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası''''na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915''''te Arıburnu''''na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal''''in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı''''nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915''''te Arıburnu''''nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos''''ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos''''ta Kireçtepe, 21 Ağustos''''ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal''''in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları''''dan sonra 1916''''da Edirne ve Diyarbakır''''da görev aldı. 1 Nisan 1916''''da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis''''in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep''''teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917''''de İstanbul''''a geldi. Velihat Vahidettin Efendi''''yle Almanya''''ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad''''a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918''''de Halep''''e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi''''nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918''''de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918''''de İstanbul''''a gelip Harbiye Nezâreti''''nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi''''nden sonra İtilaf Devletleri''''nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919''''da Samsun''''a çıktı. 22 Haziran 1919''''da Amasya''''da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi''''ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi''''ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919''''da Ankara''''da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920''''de Türkiye Büyük Millet Meclisi''''nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti''''nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı''''nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919''''da Yunanlıların İzmir''''I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması''''nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu''''nu paylaşan I. Dünya Savaşı''''nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

  • Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü''''nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.

  • Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)

  • I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)

  • II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)

  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921''''de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal''''e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923''''te imzalanan Lozan Antlaşması''''yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması''''yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920''''de Ankara''''da TBMM''''nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti''''nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı''''nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922''''de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu''''yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923''''te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet''''in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda

barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye''''yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu''''nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları''''nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934''''de TBMM''''nce Mustafa Kemal''''e "Atatürk" soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk''''ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye''''yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı''''nı ve Cumhuriyet''''in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku''''nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923''''de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox''''a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği''''ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.
 
ATATÜRK''''ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ
 
Atatürk''''ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova''''da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara''''ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu. Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana''''ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs''''ta Ankara''''ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul''''a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu.
 
Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı''''nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul''''a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938''''de Hatay Antlaşması''''nın yürürlüğe girmesi Atatürk''''ü çok sevindirip moralini düzeltti. Temmuz sonlarına kadar Savarona''''da kalan Atatürk''''ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı''''na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O''''nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938''''de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı. Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı hâlde, Ankara''''ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı.
 
29 Ekim 1938''''de kahraman Türk Ordusu''''na yolladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu''''nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk''''lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek Türk Ordusu''''na olan güvenini belirtmiştir.
 
Atatürk 1 Kasım 1938''''de Türkiye Büyük Millet Meclisi''''nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi''''nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi''''nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu''''nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.
 
Atatürk''''ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk''''ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı''''nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti''''nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler. 16 Kasım günü Atatürk''''ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı''''nın büyük tören salonunda katafalka konuldu.
Üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti. Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı''''na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit''''e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara''''ya getirilmek üzere hareket edildi.
 
Atatürk''''ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk''''ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu. Türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, Ankara Rasattepe''''de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953''''te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk''''ün naaşı Anıtkabir''''e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.
 
ATATÜRK ve PLASTİK SANATLAR

ATATÜRK ve PLASTİK SANATLAR

Resim

Cumhuriyet dönemi resim sanatı Türkiye’nin siyasî, ekonomik, toplumsal ve kültürel yönden geçirdiği değişim ve yenileşmeye koşut olarak gelinen, her yeni bilinç aşamasında yeni bir gelişim göstermiştir. Atatürk düşün sistemi, Türk ulusunu, çağdaş uluslar düzeyine ulaştırmak için, ulusal kültürün yükseltilmesinde, güzel sanatların ulusal birlik duygusunu sağlayan, bütünleştirici ve kültür düzeyinin yansıtıcısı, ve kültürel üstünlükleri belirleyici rolünü önemsemiştir. Bu dönemde, devletin güzel sanatlara ilgisi ve desteği büyük olmuş, güzel sanatların her alanında başlatılan yenileşme çabası, resim sanatına da güçlü bir ivme kazandırmıştır. 1923’ten sonra, çağdaş sanat alanında yetişen Cumhuriyet ilk kuşak sanatçıları, Türk resminin modern evresini, Atatürk’ün modern Türk devletini kurma ereğine uygun olarak gerçekleştirmişlerdir. Türk resmi sonraki gelişmelerinde, batı çağdaş kültür ve sanat biçimlerini, kısa ve eş zamanlı katılımlarla yakalayabilmiştir.Atatürk ulusal sanatın yaratılması, güzel sanatların toplumda kökleşmesi, Türk ulusunun güzel sanatlara olan sevgisinin geliştirilmesinde yaygın halk sanat eğitimi programlarından yararlanmış, halk eğitimi için bir gereksinim olan çağdaş müzeciliğin temellerini atmıştır. Sanat kurumlarının oluşturulması ve yenileştirilmesi ile sanat eğitimi reformları bu dönemde ortaya konmuştur. Çağdaş Türk resmi, Atatürk döneminde atılan temeller üzerinde gelişmesini hızla sürdürmektedir.

Heykel

Prof. Remzi Savaş Öğr. Gör. Ayşe Sibel Kedik Hacettepe Üniversitesi

Denilebilir ki, Cumhuriyet Türkiye’sinde çağdaşlaşma yolunda atılan en önemli adımlardan biri, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmenin ancak eğitim ve kültür alanında gerçekleştirilen devrimlerle başarıya ulaşabileceğine duyulan inançtan kaynaklı olmak üzere, kültürün temel bir öğesi olarak sanata, özellikle de heykel sanatına ayrıcalıklı bir önem verilmesi ve “Kurtuluş Savaşı”nın yıkıntıları arasından yükselerek geçmişin bağnaz tutumu yerine yüzünü dünyaya çeviren aklı, bilimi ve ilerlemeyi esas alan, tam bağımsız, egemen yeni bir ülke ve yeni bir toplum yaratmada öncelikli olarak sanat alanında çalışmaların başlatılmasına yönelik yönlendirici kimi politikalar geliştirilmesidir.

Zira, “Tarihlerinde sanat eserlerinden yoksun toplumlar, egemen devlet olarak devamlı yaşama şansına sahip olmamaktadırlar. Sanat kültürü zengin bir geçmişi olan uluslar ise, kendi egemen devletlerine sahip oldukları gibi, egemen yaşama gücünü de kaybetmiyorlar. İşte böylesine yaşatıcı bir gücü bünyesinde taşıyan sanat eserine, çağımızın büyük önem vermesi bundandır. Ve ‘sanatsız bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir’ sözü bu gerçeğin bilincine, ulusça varılmasını istemektedir” (Turani 1992-7).

Ne var ki, Cumhuriyet döneminin şartları göz önünde bulundurulduğunda böylesi bir gerçeğin bilincine ulusça varılmasının pek de kolay olamayacağı anlaşılabilir ise de, ülkemizde aradan geçen zamanla birlikte değişen şartlara ve sanatçıların sanat adına büyük bir adanmışlık yürüttükleri çalışmalar sonucunda bugün gelinen noktaya rağmen bu türden bir bilincin hala oluşamadığını görmek oldukça düşündürücüdür. Yine de gelinen noktadan geriye doğru bakıldığında özellikle heykel sanatı açısından Cumhuriyet’le birlikte başlayan serüvende devrimci nitelikte olmak üzere gerçekleştirilen atılımlarla birlikte ne denli büyük zorlukların aşıldığı gözlerden kaçmayacaktır. 


Bu yazıda Türkiye’de heykel sanatı tarihsel ve kısmen de olsa toplumsal açıdan irdelenerek Cumhuriyet bilinci temel alınmak üzere heykel sanatının günümüze ulaşan gelişim çizgisi üzerinde durulmuştur.

Türk Heykel Tarihi Ve Çağdaş Uygarlık Düzeyine Ulaşmada Bir Yol Gösterici Olarak Sanatı Hedef Alan Cumhuriyet Bilinci

Genel bir bakış, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın silâhlı mücadelesinin sona ermesiyle birlikte emperyalist güçlere karşı kazanılan ulusal bağımsızlığın bir ulusun tam bağımsızlığı için tek başına yeterli olamayacağı, zira tam bağımsızlığa ulaşmanın ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği gibi, çağdaş uygarlık düzeyine çıkmış bir toplumda “siyasal, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük” ile söz konusu olabileceği gerçeğinden hareketle Cumhuriyet’in ilânının hemen ardından, tam bağımsızlığa giden yolda, toplumu yeniden inşa etmek/yeniden yapılanmak anlayışına dayanmak üzere çağdaşlaşma projesine hız verildiğini ve böylesi bir proje kapsamında art arda gelen devrimlerin başarıya ulaşabilmesi için çağdaş bir toplum yaratmanın zorunlu bir aracı olarak eğitimle birlikte özellikle sanata öncelik tanındığını gözler önüne serecektir. 

Sanata tanınan bu türden bir önceliğin temel nedenini ise, “İnsanlar mütekamil olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapmaz, bir millet ki fennin icabettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmelidir ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur”(1936) diyerek, hurafelerin ve dinsel otoritelerin bağnaz tutumunun bütünüyle yıkılmasına yönelik çağdaşlaşma yolunda atılan her adımın, aklı ve bilimi olduğu kadar “toplumun hayat damarlarından biri” olan sanatı da kendisine kılavuz tutması gerektiğini ifade eden Atatürk’ün, çağdaş bir toplum yaratabilmek için öncelikle sanatta çağdaşlaşmanın gerekliliğine olan inancında aramak yerinde olacaktır. 

Bu inançtan hareketle Cumhuriyet’in daha ilk yılında yetiştirilmek üzere Avrupa’nın önemli sanat merkezlerine öğrenciler gönderilmesi ve Cumhuriyet yönetimi tarafından günün koşulları ve toplumun yapısı göz önünde bulundurularak geliştirilen bir kültür politikası çerçevesinde sanata yön verilmeye çalışılması sanatta çağdaşlaşma yolunda gerçekleştirilen önemli atılımlar olarak dikkati çeker. 

Dolayısıyla, çağdaş bir toplum yaratmada sanata duyulan bu türden bir inanç nedeniyledir ki, Batılılaşma sürecinde yaşanan kimi hamlelerin her ne kadar plâstik sanatlar alanında Batılı anlamda zihinsel bir zeminin oluşması açısından katkısı bulunsa da, çağdaş anlamda Türk plâstik sanatlarının temellerinin kurulması düşüncesi, özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra gerçekleşen yenilenme hareketiyle birlikte başlayan süreçte çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve hatta bu düzeyi aşmak amacında olan Cumhuriyet bilincinin bir ürünü olarak değerlendirilebilir.

Kuşkusuz, gerek Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun “ümmetçi” toplum yapısından “ulus” anlayışına dayanan Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti yönetimine ulus kimliğinin geniş kitlelere kanıtlanması açısından sanatın büyük bir düşünsel-itici güç olarak benimsenmesine, gerekse yepyeni bir düşünce ve gelişme sürecine giren Türkiye’de sanatın her dalının uygarlık düzeyine ulaşmada en önemli yol gösterici olarak kabul edilmesine neden olan böylesi bir bilinç, her alanda olduğu gibi sanat alanında da devrimler yapılarak sanatın ve kültürün gelişip yaygınlaşması, büyük kitlelere mal edilmesi gibi bir sorumluluğu da üstlenecek ve adeta bunu bir devlet politikası haline getirecektir. 

Ne var ki, bir toplumda sanattan söz edebilmek için, sanatçının varlığı ne ölçüde kaçınılmaz ise, sanatsal üretimlerin varlığına olanak tanıyacak belli bir sanat ortamının, sanatın üzerinden gelişip yayılabileceği uygun bir zeminin, sanatın gerekliliğini hisseden ve savunan geniş kitlelerin, çağdaş eğitim ilkelerine bağlı kurumlar aracılığıyla yürütülecek olan sanat eğitiminin varlığının da aynı ölçüde kaçınılmaz olduğu bilinen bir gerçektir. 

Oysa, gerek düşünsel, gerekse sanatsal alanda Batının geçirdiği aşamaları yaşamayan ve bu anlamda tarihi bir mirasa sahip olamayan ülkemizde, Cumhuriyet Türkiye’sinin Osmanlı yönetiminden devraldığı mirasın sanattan söz edilebilmesini sağlayacak böylesi bir manzaradan çok uzak olması başka türlü bir gerçekliğin altını çizmekte ve bu da Batıya özgü bir geleneği bulunmayan, ancak bu türden bir gelenek oluşturmak için sanat adına üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmeyi amaçlayan Cumhuriyet yönetimi tarafından özellikle heykel sanatı açısından köklü dönüşümlere olanak tanıyacak devrim niteliğindeki birtakım atılımların gerçekleştirmesinin pek de kolay olmayacağını gözler önüne sermektedir.

Zira, İslâm’da tasvir yasağına rağmen son derece sınırlı olmakla birlikte resim sanatına ilişkin birtakım örneklerden ve buna bağlı olarak kısmen de olsa bir geleneksellikten söz edilebilirse de, özellikle din adına getirilen heykele yönelik bütüncül bir yasaklama nedeniyle, Türkiye’ye en son giren önemli bir sanat dalı olarak heykel alanında belli bir geleneğin oluşturulması çabaları bir yana, toplum tarafından kabulünün bile oldukça zor olacağı açıktır. 

İşte bu noktada, gerek yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde heykel sanatına yönelik belli bir geleneğin oluşturulmasındaki zorlukların ne boyutta olduğuna dair bir açıklık getirebilmek, gerekse bugün bütün sınırları yıkarak sergilediği çağdaş çizgiyle dikkati çeken günümüz heykel sanatının ulaştığı noktayı ne denli büyük atılımlara borçlu olduğunu daha yakından anlayabilmek için, öncelikle Türk toplumunun tarihindeki en büyük ve en önemli dönüşüm olarak nitelendirilebilecek Cumhuriyet’in yeni düşünce yapısı ve olanaklarıyla varlık kazanan Türk heykel sanatının, Cumhuriyet öncesi dönemde ele alınıp tarih içindeki oluşum ve gelişiminin izlenmesi yerinde bir tutum olacaktır.

Cumhuriyet Öncesi Türk Heykel Sanatı

Türk heykel sanatı için Batıda olduğu gibi, ne antikiteye varan bir geçmişten, ne de o noktadan günümüze ulaşan bir gelenekten söz edilemeyeceği açıktır. Zira, Uzakdoğu, Hint, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Hristiyan Batı gibi dünyanın birçok eski uygarlığı incelendiğinde, görülmektedir ki, bu uygarlıklar heykel alanında zamanları aşıp günümüze ulaşan yapıtlar verdikleri, önemli ilerlemeler kaydederek gelenekler oluşturdukları halde, Türk toplumu -bugünkü Türk heykel sanatının çıkış noktasını oluşturacak anlayışta- heykelle ancak 19. yüzyılda tanışır. 

Türklerin tarihine bakıldığında, her ne kadar Türk heykel sanatı geleneğini oluşturabilecek yoğunlukta bir etkinlikten söz edilemese de, İ.S. 6-8. yüzyılda Orta Asya’da egemen olan Göktürklerin diktikleri Orhun Yazılı Anıtları, yine Göktürk ve Uygurlarda öldürülen düşmanı temsil eden ve mezar üzerine dikilen stilize edilmiş insan figürü veya başı biçiminde yapılmış mezar taşları (Balbal Taşı), koç biçiminde mezar taşları (Tarsus 1986: 81-82), Yunan ve Budist etkilenimli Uygur heykel ve kabartmaları (Okay 1991: 16), Selçuklularda mimari tezyinat içinde görülen stilize figürlü kabartmalar olmak üzere heykele yönelik bazı örneklere rastlanır. Ne var ki, daha önce de belirtildiği gibi, bu verilerin bir toplumun sanatını ve sanat geleneğini oluşturacak evreleri geçirdiği ya da daha sonra oluşacak bir Türk heykel sanatına temel olabileceği söylenemez. 

Türklerin heykelle bu kadar geç tanışması ve özellikle heykelin diğer sanatlara göre Türk toplumuna en son giren sanat dalı olması, birçok araştırmacının da üzerinde hemfikir olduğu gibi başlıca iki toplumsal nedene dayandırılabilir. Bunlardan birincisi, Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’da egemen olan Türk devletlerinin göçebe yaşam tarzları, bir diğeri ise, Türklerin İslâmlaşıp Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleriyle birlikte söz konusu olan İslâmiyet’in figürlü betimleme yasağıdır. 

Yerleşik yaşam tarzı ve bunun doğal sonucu olarak kurulan kentler, insanlığın deneyimlerinin, birikimlerinin, bilgisinin ve bütün etkinliklerinin mekânı olmuştur. İnsanlığın tüm ilerleme, buluş ve yaratılarına sağladığı birikimle, fikirsel ve teknolojik olanaklarla kaynaklık eden kentler, uygarlığın ve sanatın gelişiminde en büyük etkenlerden biri olarak son derece temel bir öneme sahiptir. Tüm sanatlar içerisinde özellikle heykel sanatının varolabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi ise, ancak yerleşik bir yaşam tarzına bağlıdır. Zira, doğası gereği özellikle geleneksel anlamda heykel yerleşik düzenin gerek düşünsel, gerekse teknik olarak çok yönlü olanaklarını kullanmak durumunda olan, çoğunlukla da mimari ve kent yapısıyla birlikte varlık gösterebilen bir sanattır. 

Oysa bilinmektedir ki, İslâmlaşıp Anadolu’ya gelmeden önce Türklerin sahip olduğu göçer yaşam tarzı, yerleşik düzen kent sanatı da denilebilecek heykel sanatının varolup gelişebilmesi için gerekli ortamın yaratılmasından oldukça uzaktır. Ancak yine de bu dönemde, İ.S. 8. yüzyılda Uygur Türk devletinde Budist Türkler Budist inancı doğrultusunda anıtsal mimari ve tapınaklar oluşturmuşlar ve yerleşik düzen gereği kentsel yaşam içinde etkilenimli de olsa heykel alanında varlık göstermişlerdir. (Tansuğ 1986: 81) Kuşkusuz İslâmiyet’in kabulüyle birlikte devamlılığını yitiren bu oluşumda, her ne kadar Budizm’in heykelle barışıklığının etkileri varsa da, sözü edilen anıtsal mimari ve kentsel yaşam tarzının da bir o kadar etkisinin olduğu yadsınamaz.

Her dönemde insanın içgüdüsel olarak biçim yaratma, biçimde kendini ifade etme, yeni boyutlara ulaşma, sanatsal yaratma coşkusunu yaşama gereksinimi vardır. Büyük yaratıcı maceraların temelindeki motif de bu olsa gerektir. İşte bu gereksinim, yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan da anlaşılacağı gibi, göçebe Türk toplumunda elde-cepte taşınır nitelikte, küçük boyutlu süs eşyaları ya da göçebe hayatın kullanım nesnelerindeki birtakım süslemeler (kemer tokaları, silah vb.) biçiminde ortaya çıkmıştır. Ne var ki, bunlar içinde figürlü betimlemeye rastlansa da, bu betimlemelerin derin düşünsel boyutlu, oylumsal eserler olmayıp daha çok stilize dekoratif bir niteliğe sahip oldukları görülmektedir. 

Dolayısıyla genel bir bakışın da göstereceği gibi, başlangıçta göçebe yaşam tarzı Türklerin heykel alanında varlık göstermelerinin önündeki en büyük engeli oluşturmuş ve böylece Anadolu’ya gelmeden önce büyük çoğunluğu Şamanlık dininde olan göçebe Türkler, bu dinin yapısı gereği aslında Mustafa Cezar’ın da ifade ettiği biçimiyle, “değil heykel, tapınak bile yapmadan İslâmlaşmışlardır.” (1986: 83) Türklerin İslâmlaşmaları ise, bu kez de onları İslâmiyet’in betimleme (tasvir) yasağıyla karşılaştırmış ve bu yeni dönemle birlikte her ne kadar yerleşik düzene geçilmiş, binalar, dini yapılar yapılmış olsa da, İslâmiyet’in, İslâmiyet öncesiputperestlik karşısında aldığı tavırdan kaynaklı olmak üzere yapılması ve bulundurulması günah sayılan perspektifli resim ve heykelin puta tapınma bağlamında yasaklanması nedeniyle Batılı anlamda figürlü betimlemelere bir türlü geçilememiştir.

Kuşkusuz, -gerek Anadolu Selçukluları, gerekse Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere- tüm kurumlarında ve toplumsal yaşamında İslâmî yasaların egemen olduğu, İslâmî dünya görüşünün yüzyıllar boyu kırılmadan ve herhangi bir değişime uğramadan süregeldiği bir toplumda, böylesi bir yasağın heykel sanatına karşı çok daha olumsuz bir tavrın gelişmesine neden olacağı açıktır. Zira, “yere gölgesi düşen resim” biçiminde algılanan heykelin üç boyutluluğundan kaynaklı olmak üzere puta benzetilmesi onun geleneklerle ve inançla çatışan bir sanat dalı olarak diğer betimlemeci sanatlara kıyasla daha fazla tepki almasını sağlamış ve bu nedenle de puta tapınma biçiminde heykel bulundurulmasına yönelik yasağın zamanla heykele yönelik bütüncül bir yasaklamaya dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. 

Figürlü betimlemeye bu denli karşı olan İslâm Türk toplumunda, mimarî ve süsleme sanatında bir gelenek ve özgünlüğe ulaşılmasına rağmen figürlü tasvirin gelişememesinin nedenine dair, S. Eyüboğlu ve M. Ş. İpşiroğlu’nun doğu resim sanatını incelerken yapmış oldukları saptamalar, aynı zamanda heykel sanatının İslâm dini karşısındaki durumunu belirtmek açısından da anlamlı olacaktır: 

“İslâm dininin yüksek mefhumlarını her zaman gerçekötesine, zaman ve mekân şartları dışına aşırmasına yormak daha doğru olur. İslâm dininde ibadet hiçbir suretin aracılığına baş vurmamış, yani dünya gerçeğini dini manalarla yükseltmeye lüzum görmemiştir. Camiye suretin girmemiş olması, kudretini mücerretliğinden alan Tanrının suretle bağdaşamamasından ileri geliyor. Böylece dinin sanatkardan istediği, eserini, dünyayı hatırlatan, taklit eden her şeyden yıkamaktı. Bu ise mimari, musiki, yazı ve hendesi nakışla mümkündü. Suret ressamlığı mabette, yerini bulamayınca, ortadan kalkmıyordu. Fakat dünya görüşünü ve düzenini dinin tayin ettiği bir devirde, din dışı kalmak, suretçi ressamı asıl gerçek üzerinde durmaktan, yani devrinin en ciddi konusunu işlemekten alıkoyuyor ve onu hoş vakit geçirtmek, veya faydalı dünya bilgileri vermekten başka gayeleri olmayan kitapların içinde bırakıyordu. Böyle olunca sanatta suret, düşünceyi işe karıştırmayan, bu yüzden de içten içe gelişmeyerek el ustalığında kalan bir renk ve çizgi oyunu olmaktan öteye geçemiyordu. Şarkta sanatın geleneklere her yerden daha fazla bağlı kaldığı, sanatkarın kolay kolay normlar dışına çıkmadığı bir gerçektir.

Yazıda, musikide, minyatürde, halıda, mimaride yüzyıllarca tekrarlanmış, bir sadakatle çoğaltılmış şekiller, renkler ve makamlar hemen göze çarpar, sanatkarlar da kendiliklerinden esere ferdi bir damga vurmaktan kaçınmışlardır. Rönesanstan sonra gittikçe artan ve asıl sanat değerini sanatkar şahsiyetinde bulan tekçi Garp bakışıyla, Şark sanatındaki farklılaşmalar büsbütün silinir. Farklılaşma, geleneklere aykırılık, kendine mahsus bir yol arama, hiçbir zaman Şarkın değer ölçüleri arasında yer bulamamıştır” (S. Eyüboğlu ve M. Sipsiroğlu’ndan aktaran Berk 1973: 14). 

Buradan hareketle denilebilir ki, heykel sanatı ancak dinin heykeli bir etkinlik aracı olarak gördüğü ya da dinsel inançların onu yadsımadığı toplumlarda gelişebilmiştir. Yerleşik yaşam tarzının etkisinin yanı sıra heykel sanatının batı dünyasında gelişmesinin ve bu alanda köklü bir geleneğin oluşturulmasının temel nedenlerinden biri de budur. Zira, putperestlik sonrası İslâm toplumu heykeli yasaklarken özellikle Hristiyanlık, figüratif betimlemeciliğe, diğer dinlere göre daha hoşgörülü yaklaşmış ve yapılan dini betimlemelerin (İsa, Meryem heykellerinin), insanların dine ve tanrıya yakınlaşmasının bir aracı durumuna getirilmesi sonucu Hristiyan mabetleri, mezarları Batı heykel sanatının oluşum ve gelişimine kaynaklık eden önemli örneklerle zenginleşmiştir. 

 Heykelde sanatçıların din dışı konulara yönelmeleri ise, Orta Çağın dogmatizminin ve dinsel zihniyetinin kırılmasıyla, insanı ve doğayı aklın ve bilimin ışığında sorgulayan Rönesansla birlikte başlamış, böylece hümanist bir fikir ve sanat hareketi olan Rönesans, her alanda (teknoloji, bilim, sanayileşme, sosyal devrimler) olduğu gibi sanatta da yeni açılımların başlangıcını oluşturmuştur. Böylece yeni bir dünya görüşünü olduğu kadar, yeni bir sanat anlayışını da beraberinde getiren Rönesansla birlikte önceleri dinsel bir yönelimle, usta-çırak yöntemiyle yetişen heykel sanatçıları Rönesansın bu yeni aydınlanmasına koşut oluşturulan sanat akademilerinden yetişmeye başlamış ve tüm bu gelişmeler sanatın her dalında olduğu gibi heykel sanatının da Batı dünyasında gelişip yaygınlaşmasına olanak tanımıştır.

Sanayi-i Nefise ve Heykel Eğitiminin Başlatılması

Batı sanatı, Antikiteden Rönesansa, oradan da 19. yüzyıla ulaşan bir gelişim çizgisinde ilerleyip bu anlamda köklü bir gelenek oluşturma yoluna giderken, tüm bu gelişmelerin oldukça uzağındaki Osmanlı Türk toplumunun -18. yüzyılda bir Aydınlanma dönemi yaşayarak modernizm projesinin esasını oluşturmuş bulunan Batı karşısında geri kalmaması söz konusu bile olamazdı. Ne var ki, Batı dünyasındaki pek çok gelişmeden habersiz olan Osmanlı toplumu, Batı karşısında geri kalmışlığının nedenlerini ancak 19. yüzyıla gelindiğinde daha yeni yeni sorgulamaya başlar. Böylece, 19. yüzyılda Osmanlı toplumunda tüm bu sorgulamaların da altını önemle çizdiği gibi, güçlenen Batının karşısında durabilmenin ancak Batının “fikri ve teknolojik donanımlarına sahip olabilmekle” mümkün olabileceği düşüncesinden hareketle, yaygın deyimiyle “Batılılaşma” adı da verilen bir yenileşme hareketi söz konusu olur ve 1839’da Tanzimat’ın ilânı ile bu kapı resmen açılır. 

3. Selim, 2. Mahmut’tan itibaren başlayan bu yenileşme ya da başka bir ifadeyle batılılaşma hareketi öncelikli önemi nedeniyle askeri alanda yoğunlaşır. Bu harekete bağlı olarak Mühendis Hane-i Berri Humayun, Mühendis Hane-i Bahri Humayunun (Kara, Deniz, Harp Okulu) programına tıpkı Batıda olduğu gibi perspektifli resim, haritacılık ve geometri dersleri konulur. Batılı anlayışa dönük ilk ressamlarımız da bu kaynaktan yetişirler. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, aslında amacı ressam yetiştirmek olmamakla birlikte harp okulları bu dönemde daha sonra varlık kazanacak olan Türk resim sanatının öncülerinin yetişmesi açısından oldukça önemli bir zemin hazırlar. Oysa resimde olduğu gibi heykel ya da heykel yapımına kapı aralayacak herhangi bir girişim 2 Mart 1883’te Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulup eğitime başlamasına kadar söz konusu olamaz.

Diğer yandan her ne kadar Osmanlı toplumu özellikle din adına başta heykel olmak üzere batılı anlamda sanata karşı olumsuz bir tutum sergilese de, Osmanlı padişahlarından Fatih’in, 3. Selim’in, 2. Mahmut’un, Abdülaziz’in Batı sanat ve kültürüne ilgi duydukları bilinmektedir. Fatih, İtalyan ressam Gentille Bellini’ye portresini, heykeltıraş Bartelemeo Bellano’ya da kabartma madalyalarını yaptırmış, 2. Mahmut, devlet dairelerine Batılı bir tarzda yapılmış resmini astırmış, Abdülaziz ise, C. Füller’e at üzerinde bronz heykelini ve mermer yontu büstünü yaptırmıştır.

Ancak, bütün bu yenilikçi girişimler cahil ve mutaassıp olan büyük çoğunluk tarafından her zaman tepkiyle karşılanmış, tıpkı 16. yüzyılda “Maktul” ya da “makbul” lakabıyla anılan İbrahim Paşanın Macaristan seferi sonunda beğenip Sultanahmet’teki sarayının bahçesine koydurttuğu figürlü heykellerin kaldırtılması, 2.Mahmut’un devlet dairelerine resmini astırmasına karşı oluşan tepkiler, Sadrazam İbrahim Sarım Paşanın Rüştiyeye (ortaokul) daha önce konulan resim derslerini kaldırması, Abdülaziz’in yaptırdığı atlı heykelinin Batıdaki çağdaşları gibi büyük meydanlara konulacak biçimde değil de saray içine konulacak büyüklükte yapılarak saray dışına çıkartılamaması gibi örneklerde de görüldüğü üzere her türlü olumlu girişim toplum tarafından birtakım engelleyici olaylar ve reddedici bir tutumla bastırılmaya çalışılmıştır. 

Doğaldır ki, tüm bu olumsuzluklar nedeniyle ne bir geleneğe, ne de resimde olduğu gibi mühendishane ya da harp okullarının eğitimi sonucu oluşan bir hazırlık ve birikime sahip olmayan heykelin Osmanlı toplumunda eğitiminin başlatılabilmesi de kolay olmayacaktır. İşte bu olumsuz koşullara karşın Osmanlı’da heykel eğitiminin nasıl başlatılabildiğini Mustafa Cezar şöyle ifade etmektedir: 

“Mimarlık, resim ve heykel alanlarında eğitim veren Sanayi-i Nefise Mektebinin kuruluşu, usta çırak ilişkisi yerine, okuldan yetişen sanatçılara duyulan ihtiyaç sonucu gerçekleşmişti. Bu ihtiyacı 1880’li yıllardan çok önce sezen kimseler olmuştu. Mimarlık ve ona bağlı süsleme sanatlarında büyük başarılar göstermiş bir toplumun insanlarının yaşadığı çağa ayak uydurarak buna göre yeni yaratılara girmesi gerekirdi. Bu ise sanatçının yaşadığı çağın bilgileriyle donanarak yetişmesiyle mümkündü” (2000: 22). 

Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde kültür ve sanat alanındaki hizmetleriyle dikkati çeken ve Cezar’ın da yukarıda belirttiği gibi “bu ihtiyacı 1880’li yıllardan çok önce sezen”lerden biri olan Osman Hamdi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesini kurduktan sonra Sanayi-i Nefise Mektebinin de kuruculuğunu üstlenmiş, böylece kurulan yeni okulla birlikte Osmanlı’da heykel eğitimine başlanmıştır. Ancak, her ne kadar heykel eğitimi için önemli bir adım atılmış olsa da, Batıdaki akademilerin kuruluşundan (1563) 200-250 yıl sonra kurulan Sanayi-i Nefise Mektebinin programında, kurucuların toplumun heykele karşı duyarlılığını dikkate almasından olsa gerek, Heykel Bölümü Oymacılık Bölümü adıyla eğitime başlamıştır. (Cezar 1986: 84)

 

 

Sanayi-i Nefiseden Cumhuriyet''''e Türk Heykel Sanatı

Sanayi-i Nefise Mektebinde heykel eğitimine başlandığında, eğitimini yurt dışında tamamlayarak yurda dönmüş olan Oskan Efendi (1855-1914)’den başka heykeltıraş yoktu. Dolayısıyla Ermeni asıllı bir Osmanlı yurttaşı olan Oskan Efendi, heykel bölümünün ilk ve tek hocasıdır. Yapıtlarında akademik, natüralist (doğacı) bir yaklaşımın özellikleri görülen Oskan Efendinin sanatı ve özgeçmişi hakkında geniş bilgi Mustafa Cezar’ın Adolphe Thalasso’dan yaptığı aktarımdan edinilmektedir:

“Ressam ve heykeltıraş olan E. Oskan Efendi, Hamdi ve Halil Beylerle Osmanlı sanatının sacayağını teşkil eder. O, Türkiye doğumlu üç büyük sanatçıdan biridir. Venedik Rafael Kolejinde Luigi Quere’nın Roma Kraliyet Güzel Sanatlar Okulunda Enrico Decceetti ve Girolamo Masini’nin öğrencisi olmuş ve çağdaş sanat tarihindeki yeri büyük olan ölümsüz Gigi’nin derslerine devam etmiş olan Oskan Efendi, 12 yılını desenin, yalama resmin, perspektivin, mimarlık ve heykeltıraşlığın etüdüne hasretmiştir. 1878’de Paris’e gelmiş, önce, sergilere eserleri kabul edilen milletleri temsil eden büyük figürler için çalışmış sonra sergi bitince iki yıllığına bronz sanatı eserleri vererek atelyesine kapanmıştır. Şayet ailevi sebepleri memlekete dönmesini zorunlu kılmasaydı, o kesin olarak Paris’e yerleşecekti. Dönüşü Osmanlı Müze-i Hümayunu ve İstanbul Güzel Sanatlar Okulunun kuruluşu ile aynı zamana rastlıyordu. Her iki kurumun da müdürü olan Hamdi Bey, onu derhal kendi hizmetine aldı. O, önce Güzel Sanatlarda heykel hocası olmuş, sonra bu okulun müdür yardımcılığına atanmıştır. Halen aynı okulun dahili müdürüdür.

Yorulmak bilmez çalışmalarıyla çok eser vermiştir. Bronz ve mermerden yapılmış heykelleri sayılamayacak kadar çoktur. Oryantal, tarihi ve mitoloji gibi çok çeşitli konuları işlemiştir.

İstanbul’da heykeltıraşlık yapan ilk odur. İstanbul’da mermer heykeller sergileyen ilk odur. Ve bu sanatı teşhirde salonda tek adamdı.

Sergiye gönderisi, bilhassa formun kalitesi duygusu bakımından değerli. Pek saf hatlı “Muzaffer Venüs”ü, tam bir oryantal realizmine sahip. “Tavuk Satan Kadın”ı ve “Kılıçla Danseden Zeybek”in ince hareketleri, bütün yorgunluğuna değmiş eserlerdir.




 
Şanlıurfa Bilim ve Sanat Merkezi
Telif Hakkı Şanlıurfa Bilim ve Sanat Merkezine Aittir.